Showing posts with label inside istanbul sanat. Show all posts
Showing posts with label inside istanbul sanat. Show all posts

Tuesday, November 26, 2013

Inside Istanbul: Contemporary Istanbul, Kirli Çıkı ve Yeni Lokanta

Yaşam Şaşmazer, Doppelganger























Uzun zamandır yazmayı ertelemek zorunda kaldığım Contemporary Istanbul'a dair görüşlerimi nihayet
yazabiliyorum. Öncelikle her sene olduğu gibi yine çok doyurucu, ilham verici bir etkinlik oldu diyebilirim.
Katılan galerilerin çoğunu biliyordum ama bu sene özellikle yurt dışından gelen galeriler çok dikkatimi çekti.
Bir de, bir tabloya bakıp "aa aynı Banksy gibi çizmiş" deyip, yanına gittiğimizde gerçekten de Banksy'nin
eserini görünce şaşkınlıkla karışık bir sevinç yaşadık.

En çok dikkatimi çeken çalışmalardan biri; Berlin Art Projects ile katılan Yaşam Şaşmazer'in heykelleriydi.
Doppelganger yani "tıpkısının aynısı, ikizi" adını taşıyan heykeller serisi oldukça düşündürücü ve etkileyiciydi.
Heykellere yakından baktığımızda; fobilerin, şiddetin ve yetişkin gözükmelerinin yanı sıra çocuksu bir
duygusallık taşıyan yüzlerin bu heykeller serisini şekillendirdiğini görüyorum. Hepsi çok gerçekçi duruyor ve
kişisel bir duruş sergiliyor. Daha ayrıntılı olarak irdelemek isterseniz; Elke Liebs'in bu heykeller hakkında
yazdığı metin oldukça aydınlatıcı olabilir; Descartes'a kadar dayandırdığı izlenimleri baya ilgimi çekti...

Stephan Reusse, Kissing























Stephan Reusse'nin "Kissing" adlı enstalasyonu da dikkatimi çeken ve çok sevdiğim bir diğer çalışmaydı.
Normalde neon lazerli enstalasyonları çok "pop" bulurum ve genelde üzerinde çok düşünmem. Ama bu
çalışmayı gayet beğendim. Öpüşerek "bütünleşen" iki insanın sadece neon çizgilerle yansıtılması fikri hoşuma
gitti. Reusse'nin diğer çalışmalarına baktığımda da, daha çok lazer üzerine eğildiğini gördüm, bakmanızı
öneririm.

Carole A. Feuerman

























Carole A. Feuerman'ın yüzücü heykelleri de çok fazla etkilendiğim bir diğer çalışmaydı.
New York'tayken de bu heykellere denk gelmiş, insan bedeninin bu kadar kusursuz ve gerçekçi bir şekilde
ortaya konmasına şaşırmıştık. "Hiperrealist" olarak nitelendirilen heykeltıraşın her heykeli sizi şaşırtıyor.
Üzerlerinde yer alan damlalardan tutun, göbekteki çizgilere kadar her şey çok gerçekçi. “Swimmers, 
Bathers, Nudes” serisini hala görmediyseniz; buradan da bakabilirsiniz.


Carole A. Feuerman


























Carole A. Feuerman


























Bant Mag Mekan























Geçtiğimiz haftalarda ziyaret ettiğimiz bir diğer sergi de; Bant Mag Mekan'da yer alan Kirli Çıkı idi.
Katılan sanatçılardan, kıyıda köşede kalmış, sakladıkları ve bir anısı bulunan herhangi bir parçayı paylaşmaları
istenmiş. Ve ortaya çok ilginç sonuçlar çıkmış. Ben en çok Berke Can Özcan'ın kırılmış davul zillerini sevdim.
Davulcu olarak da tanıdığımız, Berke Can, bir gün yanlışlıkla crash zilini kırar ve tornacıda 40 parçaya ayırır.
Ve sonra fark eder ki, 40 zilden de ayrı ses çıkıyor. Askılara astığı zil parçalarının her birini satıyordu sergide
ve notunda da; isteyenlere kaydettiği sesleri yollayacağını belirtmiş :)

Berke Can Özcan, Crash into Me


























Yeni Lokanta, Kumbaracı Yokuşu


























Ve son olarak da; uzun zamandır gidemediğim Yeni Lokanta'yı anlatacağım. Changa'nın eski şefi Civan Er'in 
açmış olduğu bu mekanda, geleneksel olan bütün Türk tatlarının yenilenmiş versiyonlarıyla karşılaşacaksınız.
Örneğin; kuru patlıcana sarılmış mantı, asma yaprağında paçanga böreği gibi... Ben biber dolmalarından,
humusundan (her yerde humus denerim ama buradakine gerçekten bayıldım) ve sosa bulanmış ekmek
üzerinde gelen tandır etinden denedim. Hem çok lezzetli, hem çok doyurucuydu. Kumbaracı Yokuşunda
yeni yeni mekanlar açılıyor, buraya yolunuz düşerse muhakkak uğrayın! Ayrıca, yine Kumbaracı Yokuşunda
yer alan Cochine (Vietnam Restoranı) ve minik galeri/butikler de diğer favorilerim arasında.

**
This Inside Istanbul column is for Turkish readers. I wrote about an art fair; Contemporary Istanbul,
an exhibition Kirli Çıkı and one of my favorite restaurant; Yeni Lokanta.

+ follow me on Bloglovin 

instagram / flickr  facebook


Wednesday, October 23, 2013

Inside Istanbul: Anish Kapoor, Backyard ve Dem

Event / Place




Her yerde posterlerini gördüğünüz Anish Kapoor sergisine nihayet gidebildim bu bayram. Gitmeden önce
olabildiğince kulaklarımı tıkamaya çalıştım çünkü ön yargılarla sergi gezmeyi hiç sevmiyorum. Yine de ister
istemez sosyal medyadan rastladığım yorumlarda şunu gördüm; insanlar ya çok sevmiş Anish Kapoor devasa
boyuttaki heykellerini ya da hiç sevmemiş.


































Benim yorumlarıma gelecek olursak; ben oldukça beğendim. Heykel sanatına çok yakın sayılmam fakat
son yıllarda Papier Atelier projemizde kağıttan heykeller tasarlamamızla beraber bu sanata ilgim arttı.
Anish Kapoor sergisi de beklediğimden çok daha etkileyiciydi; özellikle boyut-mekan ve mekan ötesi
olgularını inanılmaz iyi kullanmış Kapoor. Hepsi atölyesinde yapılmış bu heykeller, pürüzsüz, mükemmele
yakın yüzeylere sahip. Bazıları ayna yüzeyine sahip, bazıları da ışık yansıtmayan kumaşlarla kaplanmış ve iç
bükey. Heykellerin boyutunu anlamanız için çok yakınına yaklaşmanız gerekiyor; yaklaşana kadar içe
doğru olduğunu anlamanız mümkün değil. Teknolojiyi en iyi şekilde kullanarak elde edilen heykeller,
bu güne kadar gördüğüm heykellerden çok farklı. Bazıları yüzeyle o kadar bütünleşmiş ki, heykeli 3 boyut
olarak algılamak bile güç. Hepsinin genel bir alt metni var; bunu da sergi sonrasında
izlediğiniz Anish Kapoor videosunda görüyorsunuz. Zaman, mekan düzleminde sizi çevreden soyutlayan
ama aynı zamanda çevrenin yansımalarıyla da, o mekanın bir parçası haline getiren o heykellerin oluşum
süreci ve felsefesi de bu videoda anlatılıyor.

--5 Ocak'a kadar Sakıp Sabancı Müzesi'nde ziyaret edebilirsiniz.























Elimden geldiği kadar her hafta yeni bir mekan demeye çalışıyorum. Bu hafta da uzun zamandır gitmeyi
ertelediğim Etiler-Bebeköy'de yer alan Backyard'a gittim. Ortamı çok güzel. Kocaman bir bahçesi var,
boğazı görüyor ve yeşillikler içinde kahvenizi yudumlarken huzura varıyorsunuz :) Gerçi ben gittiğim sırada
yağmur yağdığı için iç kısımdaydım ama orada bile dışarıda gibi hissettim kendimi. Çünkü iç mimarisi
bahçeyle çok bütünleşmiş... Kahvaltı tabağı oldukça doyurucu ve her şey doğal. Artık malum bu doğal olma
özelliği çok önem kazanmaya başladı ve hal böyle olunca da doğal olan, gidip yerinden alınan her ürüne de
ona göre para verir olduk, bu da giderken aklınızda bulunsun ;)
Özellikle havanın çok soğuk olmadığı bir gece, gürültüden ve yorgunluktan biraz uzaklaşmak istediğinizde
Backyard'a gidip bahçesinde şarap içmenizi öneriyorum.
--Ayrıca bazı geceler de Jazz sessionlar oluyormuş, aklınızda bulunsun.

--Otlukbeli Cad. Bebeköy Sok. No: 4 
























Son olarak da, Dem Karaköy'den bahsetmek istiyorum. Çay severleri hemen kendisine çeken bir yer;
Hint, Fas, Çin, Türk çayları ve daha birçok çeşit çayları bulabilirsiniz. İster fincanla tadabilirsiniz, isterseniz de
demlikte söyleyebilirsiniz. Yanında atıştırmalık veya kahvaltılık seçenekler mevcut.



Fakat şöyle bir gerçek  var ki; Karaköy'de açılan onca yer arasından karnınızı rahatlıkla doyurabileceğiniz
pek bir yer yok. Yeni  açılan Karaköy mekanlarının hemen hemen hepsi, çay-kahve içip, atıştırmalıklar
tadabileceğiniz yerler. O yüzden benim çok sevdiğim Karaköy Lokantası'nda yemek yemenizi,
sonrasında da Dem'e gelip sakin iç mekanında bir çay içmenizi öneririm. Dış kısmı da var ama havalar
soğumaya başlıyor yavaştan...

Mekan ve iç mimari olarak Dem'e çok bayıldığımı söyleyemem ama çay seviyorsanız burası size cennet gibi
gelebilir :)

--Kemankeş Karamustafa Paşa Mh.  Hoca Tahsin Sk No:17

NOT: Diğer Inside Istanbul (yeni köşem) yazılarım için buraya buyurun :)

**
This Inside Istanbul column is for Turkish readers. I talked about Anish Kapoor exhibition, a place where
you have breakfast by Bosphorus; Backyard and a tea heaven Dem.

bloglovin / instagram / flickr  facebook


Friday, October 4, 2013

Inside Istanbul: Istanbul Biennial Part II























Bu hafta sonu da Bienalin geriye kalan kısımlarını görmeye gittim. Öncelikle şunu söylemeliyim ki; 
Arter'deki enstalasyon ve videolar oldukça hoşuma gitti. Salt Beyoğlu'ndaki sergi ise çok ufaktı
özetle tüketim çılgınlığına ve ticari faaliyetlerle karşımıza çıkan metalar üzerine yoğunlaşmış.

Arter'deki sergilere dönecek olursam öncelikle Angelica Mesiti'nin video çalışmasına bayıldığımı
söyleyebilirim. Atlanmaması gereken bir bölüm bence, o yüzden önce metnini okuyun sonra da kendinizi
videodaki tınılara bırakın. Bu videoda; 4 farklı kişiden, farklı enstrümanlar ile çaldıkları ritm ve
melodileri içlerinde bulundukları çevreyle ilişkilendirerek dinliyoruz. İçlerinden birisi ellerini ve suyu,
bir diğeri ıslığı kullanıyor müziği icra ederken. Vatandaşlar Bandosu adındaki bu eserde, bireyleri çok
yakından görürken kendinizi bir anda anın içinde buluyorsunuz. Her birinin kendisine özel bir hikayesi var
ama burada anlatmıyorum. Heidegger'e göndermeler içeren, bedenin ve sesin keşfine dair çok güzel bir
çalışma olmuş.
Zaman - yer ve beden kavramlarını sorgulayan bu çalışmanın en vurucu kısmı ise; sonunda gerçekleşen
4 ayrı müzisyenin müziklerinin kesiştiği, ıslıkla beraber kornaların, titreşen ağaç yapraklarının seslerinin
duyulduğu bölüm!
























Arter'de dikkatimi çeken bir diğer çalışma ise; José Antonio Vega Macotela'nın; "Zaman Takası" adlı
çalışması. Macotela, Meksika'da bir ceza evine gidip, mahkumlarla bir anlaşma yapıyor. Bu anlaşmaya göre;
her birinden istediği bir şeye karşılık, mahkumlar da ondan dışarıda aynı gün ve saatte bir şey yapmasını
istiyorlar. Böylelikle karşılıklı olarak, zamanı ve istediklerini takas etmiş oluyorlar. Örneğin; Macotela bir
mahkumdan; her nefes alış verişini oklarla resmetmesini isterken, mahkum da ondan aynı saatte dışarıda
sevgilisini gözetlemesini istiyor. Ortaya çıkan eserler de, en az serginin teması kadar şaşırtıcı!

























Bahsetmek istediğim bir diğer çalışma ise Filistin Ramallah'da yaşayan iki sanatçı Basel Abbas ve
Ruanne Abou Rahme'nin "Arzunun Kayıp Nesneleri" enstalasyonu. Biraz dağınık, kurmaca bir çalışma
odasıyla karşılaşıyorsunuz. Pikapta boşa dönen bir plak, duvarlar Filistin'de yaşanan
olayları konu alan haberler, fotoğraflar ve Godard film afişleriyle bezeli. "Kapitalist arzu üretimi" (Deleuze)
ve materyalist bir bakış açısıyla etraftaki imgeleri inceliyorsunuz. Alt metinde ise; "Filistin Kurtuluş Örgütü"
nün devrimci bir hareketten, otoriteye dönüşmesiyle beraber ortaya çıkan yeni söylemlerin ve 
arzuların incelenmesi fikri yatıyor. İki sanatçının bunu nesnel anlamda ne kadar iyi dile getirebildikleri
tartışılır ama; ortaya konan materyallerle yarattıkları ortamın gerçekçi ve içinde bulundukları durumun da
bir o kadar ironik olduğunu söyleyebilirim. Arzu, felaket ve mekan ilişkisinin güzel bir örneği niteliğinde.























Ve son olarak da; Hector Zamora'nın bol tuğlalı video çalışması Maddesel Değişkenlik'ten bahsedeceğim.
Bu videoyu izler izlemez aklıma, Charlie Chaplin'in Modern Times filmi geldi. Sürekli aynı işi yapan, rutin
döngüsünde yorulan işçiler. Bu videoda da; Mimar Sinan Üniversitesi'nin modern bir binasında toplanmış 35
kişiyi birbirlerine durmaksızın tuğla atarken görüyoruz. Sürekli tekrarlanan hareketler ve bedenin arasındaki
gelgitler. Belli bir süre sonra, tuğlalardan bazıları yere düşüyor ve kırılıyor. Sonra da, tuğlacıların söylediği
birtakım şiirler duyuyorsunuz. Belki bir nebze de olsa hafifletebilir o döngüdeki sıkıcılığı. Zamora'nın bu video
çalışması kısacası; bedensel dizilimin mahremiyetine ve hassasiyetine vurgu yapıyor.

Bienal görüşlerimin olduğu İLK KISIM -- Biennial Part I

**
This year 13th Istanbul Biennial's title is "Mom Am I Barbarian?". In this biennial, we see different
installations of artists who consider urban renovations, relations between public spaces and private
properties, and the notion of public domain as a political forum. This is the second part where I wanted 
to talk about some of my favorites.

bloglovin / instagram / facebook portfolio




Wednesday, October 2, 2013

Inside Istanbul: Istanbul Biennial Part I


























İstanbul Bienali'ni her sene takip etmeye çalışıyorum. Bu sene de Antrepo No:3 ve Galata Rum İlköğretim
Okulu'ndan gezmeye başladım. Kısaca size de bahsedeceğim. Öncelikle "Anne Ben Barbar mıyım?"
temasını biraz açmalıyım. Lale Müldür'ün aynı isimli kitabından alınan bu başlık, politik forum olarak
kullanılan kamusal alanı sorguluyor, farklı etnik ve bireylerden oluşan toplumun ne gibi çelişkiler ve
uyumsuzluklarla baş ettiğini gösteriyor. Aslında bunu da özellikle Galata Rum'da sergilenen kısımda daha
iyi anlıyorsunuz.

Kamu kavramı ve kamusal alanlar, bunların politik düzlemde düşünülüp düşünülemeyeceğini ilk
1990 yılında Jürgen Habermas ortaya atmış. Günümüz İstanbul'unda da git gide önem kazanan ve özellikle
de "Gezi Olayları" ile yeniden gündeme gelip sorgulanan bir takım kavramlarla, bienalde sıkça karşılaşıyoruz.
Bu kavramların içine, kentsel dönüşüm de katılarak, bol sorgulamalı, bir İstanbullu olarak biraz hüzün verici
ve biraz da alt metinli bir bienal ile karşı karşıyayız!

Nil Yalter & Judy Blum - Paris City of Light

























Antrepo No:3'de sergilenen birçok şey tamamen alt metinleriyle anlam kazanıyor. Diğer türlü sadece
bakıyorsunuz ve anlayamıyorsunuz :) Bu nedenle, eğer bienali gezmeye bolca vaktiniz varsa, muhakkak
rehber kitabını alarak gezin!

Nil Yalter ve Judy Blum'ın Paris'e kadın ve bir göçmen gözüyle bakış açısını yansıtan Paris City of Light
kolajlarını çok sevdim. İçlerinde Paris'de yaşanan önemli şehirsel/politik süreçleri anlatan olaylar
resmedilmiş, fotoğraflanmış ve birtakım desen/yazılarla kolaj haline getirilmiş.

Carlos Eduardo Felix Da Costa'nın "Mevsimler" adlı enstalasyon çalışması ise oldukça iddialı bir
sürdürülebilir mimarlık projesi. Kendi yapmış olduğu bir binanın içinde gözlemlediği mevsim geçişlerine,
ve Rio de Janeiro'nun yemyeşil bir arazisinde yapmış olduğu gözlemlere fotoğraflarla tanık oluyorsunuz.


Beni etkileyen bir diğer çalışma ise, Gonzalo Lebrija'nın küçük heykeli Lamento. Etraftaki uyumsuzluğu,
şehir planlamadaki çirkin yapılaşmaları ve ruhsuzluğu simgeleyen üzgün bir küçük heykel. Aslında ilk başta
büyük heykeller yapmaya yönelen Lebrija daha sonra onları küçülterek daha fazla ruh katacağına inanmış
ve projesini bu yönde değiştirmiş.


































Galata Rum İlköğretim Okulu'na girdiğinizde, ilk katında sizi, sizle ilgilenmeyen ve kendi işlerine yoğunlaşmış
insanlardan oluşan bir enstalasyon karşılıyor.
Diğer katlarda yer alan çalışmalar ise gayet anlaşılır ve Antrepo'dakilere göre daha kolay okunabilir türden. Kentsel dönüşüm ve Sulukule yıkımının izleri en çok gözüme çarpanlar. Ayrıca "Mülksüzleştirme Ağları" haritası
sermaye - iktidar ilişkilerini gayet iyi anlatıyor.

Martin Cordiano'nun ve Tomas Espina'nın "evini" açtığı "Nüfuz Alanı";  tüm eşyalarıyla ve ortamıyla özel
mülkün/alanın kamuyla nasıl iç içe geçtiğini anlatan kendinizi biraz garip hissettiğiniz bir enstalasyon
çalışması. "Yara izleri" ve "çatlaklar"da toplumsal ya da bireysel iyileşmeye ve hayata devam etmeye
vurgu yapan metaforlar.
Düşünün ki, evinizdeki her şeyi taşıyıp, birebir eşyaları bir araya getirip bir sergiye koyuyorsunuz.
Kendinizi çıplak hissetmez miydiniz? İşte bu çalışma o türden...

Çok kabaca ve kısaca değinmeye çalıştığım bienalin kalan kısımlarını da yazacağım.
Esen kalın!

**
This year 13th Istanbul Biennial's title is "Mom Am I Barbarian?". In this biennial, we see different
installations of artists who consider urban renovations, relations between public spaces and private
properties, and the notion of public domain as a political forum.

bloglovin / instagram / facebook portfolio



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...